Kürt Kültürü

GENÇ KÜRT SİVİLLERDEN TARİHİ MEKTUP

: 12/5/2009 : 05:33 : makaleler
Genç Kürt Siviller

Sevgili Türkler,

Kürt olarak doğmak bizim tercihimiz değildi. Tıpkı Türk olmak da sizin tercihiniz olmadığı gibi.

Bu topraklarda yaşamaya biz karar vermedik, tıpkı sizin de karar vermediğiniz gibi.

Yanlış anlamayın, Kürt olmaktan gurur duyuyoruz, bu topraklarda yaşamaktan da hayli memnunuz. Niçin? diye sorarsanız bunun bir cevabı yok. Tıpkı bir Japon’un Japonluğundan, bir Kenyalının siyahlığından gurur duyması gibi. Tıpkı bir arabın çölüne, bir Norveçlinin buzullarına aşık olması gibi.

Yapmadığımız tercihler, vermediğimiz kararlar neticesinde yan yana düştük. 1000 yıldır birlikte yaşıyoruz. Bu güzel ülkede yaşayan Kürtler olarak mutluluklarda küçük, acılarda büyük ortağız. Ama ortağız işte.

Dünyanın en yaşlı topraklarının sakinleriyiz. Kimler geldi, kimler geçti ama hep insanlık, iyi niyet, hoşgörü ve merhamet kaldı. Ta ki son yüz yılda dünyayı bir radyasyon bulutu gibi saran milliyetçilik bizi de hasta edene kadar. Ortaklığımızın kimyası bozuldu, ağızımızın tadı kaçtı.

Aramızdaki gerilimi siyasi ve ekonomik ranta çevirenler oldu. Tabii ki; olan yine bizlere oldu.
Yüz yıl sonra bugün önümüzde bir fırsat duruyor. Bu fırsatın etrafı küfeler dolusu hamaset cümleleriyle, dağlar gibi gururla ve kalp kırıklıklarıyla çevrili. Kadim dostların barışmasına mani olan duvarları yıkmak ve fırsatı yakalamak ise bizim elimizde.

Sevgili dostlarımız, komşularımız, arkadaşlarımız,

Çözümün elimizde olduğunun farkında olan erkekler ve kadınlar beyinlerimiz üzerinde büyük bir iktidar savaşına girişti, duyuyor musunuz?

Hiç bir acımızı, çilemizi tatmamış; ırkından, dininden, dilinden, mezhebinden, başörtüsünden hatta Türkçe aksanından dolayı hor görülmenin ne demek olduğunu bir kere bile yaşamamış seçkin köşe yazarları, komutanlar, siyasetçiler, baro başkanları, fabrika patronları biraz daha ölmemiz için bizi ikna etmeye çalışıyorlar, görüyor musunuz?

Kendi oğulları için Ege sahillerinde yazıcı masası ayarlarken, sizin oğullarınızı Hakkari dağlarına kutlama yaparak göndermenizi alkışlıyorlar, anlıyor musunuz?

Bıraksanız 150 yaşına kadar yaşamak için herşeyini verecek hayatpereslerin, genç insanların cenazelerinin arkasından düzdükleri şehit ağıtlarının ne kadar sahte olduğunu hissediyor musunuz?

Bu insanlara;
Türklüğünüz de sizin olsun Kürtlüğünüz de, biz insanız ve insanca birlikte yaşamak istiyoruz demeye var mısınız?
 
Mektubu göndermek isteyen Kürt ve mektubu almak isteyen Türk imzacılar için http://genckurtsiviller.blogspot.com/


"Gerçekler bilinsin yeter"

: 12/4/2009 : 18:32 : Videolar-Belgeseler

Image Hosted by ImageShack.us

"Gerçekler bilinsin yeter"
(Üç ayrı kimliğiyle Abdülkadir Aygan'ın ya da Türkiye'nin karanlık 22 yılının portresi)
Hakan Akçura
210.35 dakika
Stockholm, Haziran 2008

Selamlar,

Bu kez, İsveç'te gerçekleştirdiğim ve internetten yaygınlaştırmayı seçtiğim pek alışılmadık türden bir videoyu -
sadece Türkiye'nin sanat ve kültür ortamına değil, on yıllara yayılan acıların ve akan kanın tartışıldığı tüm gündelik yaşam zeminlerine de - sunuyorum. Tüm siyaset, medya, hukuk kimlik ve kurumlarının bir kez daha sorumluluk ve samimiyetlerinin sınanacağı bir döneme bahane olsun, tek tek her türkiyeliye daha aydınlık bir gelecek için, gerçeğin bilgisi, gücü ve yolgöstericiliğini taşısın diye...

Video, ikinci "kayıt" videom. Adı "Gerçekler bilinsin yeter". Süresi 3.5 saat.

Videoda benım sorularıma cevap veren "kimlikler", Abdülkadir Aygan, "Abuzer" ve "Şerif" (Aziz Turan).


Abdülkadir Aygan 1977-1985 yılları arasında PKK militanı, 1985-1991 yılları arasında bir PKK itirafçısı olan, 1991-1999 yıllari arasında da Diyarbakır'da JİTEM elemanı olarak çalışan, 5 yıllık bir iç hesaplaşmanın ardından ailesiyle birlikte İsveç'e kaçarak, Türkiye'nin bu 22 yıllık birçok yanı karanlık kalmış, çok kan dökülmüş dönemine dair tüm bildiklerini anlatmaya karar vermiş bir insan.


Şimdiye kadar anlattıklarının çoğunun üstü örtüldü. Sadece JİTEM'e dair kimi aktarımları ait olduğu geniş bütün içinden seçilip ayrılarak Özgür Gündem'de yayınlandı. Musa Anter'in nasıl öldürüldüğünü de aktarması üzerine Hürriyet gazetesi sansasyonel bir buluşma organize etti ve Anter'in kızı ile Aygan'ı İsveç'te karşı karşıya getirdi. Attığı "babasının katiliyle buluştu" manşeti, Aygan'ın medyayla ilişkilerini sınırlamasına neden oldu. Çünkü o kabullendiği, ötesi itiraf ettiği, açık ettiği gibi birçok insanın katili olsa da, "Anter'in katili değildi".

Hayatını yazdı. Kitap, küçük bir alman göçmen yayınevince basıldı. Aygan, kitabın önsözünü yargıcı, toplamını özensiz buldu. Elindeki tek kopyayı bile dolaylı yollardan edindi. Kitabın yaygınlaşabilmesi çok şüpheli görünüyor.

Anlattıklarıyla iki toplu mezar açıldı ve JİTEM timlerince öldürülen "faili meçhul"ların kemikleri bulundu.

JİTEM'in de, Aygan'ın -sahte resmi kimliğiyle Aziz Turan'ın- da varlığını baştan inkar eden resmi çevreler, bu gelişmelerin ardından savcılık eliyle JİTEM üyelerine karşı bir dava açmak zorunda kaldı.


Bense uzun süre Aygan'la buluşmaya hazırlandım, binlerce sayfa belge okudum, internetin kolay ulaşılamayan forumlarında hakkında devam eden ya da zamanında yapılmış tartışmaları, kavgaları takip ettim. Ardından farklı bir kimlikle ve isveç gizli polisinin korumasıyla yaşadığı yerde onu bulup, ikna edip, ardından buluşup, güven verip, bu söyleşiye giden yolu açtım.

Onu ne aklamak ne de yargılamak istemediğime ve gerçek bir "portre" peşinde olmaklığıma inandı. İnandığı şey doğruydu. Bu ikimize de yetti.

Sadece çekinmeden aktardığı bildiklerini ve tanıklıklarını değil, bizzat işlediği suçları, hatta eski aşkına, maruz kaldığını düşündüğü ihanetlere, umutları ve duygularına dair cümlelerini de içeren, İsveç'te gerçekleştirilen bu izleyeceğiniz kayıt, 25 Mayıs 2008 tarihini taşıyor.

Ben bu kayıt sırasında sorularımı karşımdaki insanın kişisel tarihini belirleyen üç ayrı kimliğe, PKK'daki kod ismiyle Abuzer'e, JİTEM'deki kod ismiyle Şerif'e ve Abdülkadir ya da ailesinin seslendiği biçimiyle Kadir'e, bedeni üç ayrı yöne dönük, üç ayrı oturma biriminde ve üç ayrı gömlekle oturmuşken sordum. O ya da onlar da cevapladı.

Ama uyarıyorum, kaydı atlaya atlaya izlerseniz, aktarılan uzun öykünün aralara sıkışmış kimi çok önemli ayrıntılarını öğrenmekten, iki ayrı kimliğe sorulan sorular arasındaki güçlü bağdan ve oluşan portrenin kendi iç mantığını izlemekten geri kalabilirsiniz.

Videoyu aşağıda izlerken sorun yaşarsanız gidip de daha büyük bir ekranda izleyebileceğiniz asal link şudur: "Gerçekler bilinsin yeter"


Not: İnternet bağlantınız yavaşsa, videonun once "play" ardından "pause" tuşuna basın ve arka planda videonun tarayıcınıza, makine belleğine yüklenmesini sağlayın. Bu arada başka şeyler yapabilirsiniz. Ardından dönün ve "play"e basıp kesintisizce izleyin.

Videoyu bilgisayarına yüklemek isteyenler için link ise şu (870 MB):
"Gerçekler bilinsin yeter"


Bu linkleri, ticari olmayan kaygılarla, kişisel izlenme ve yükleme niyetiyle istediğinizce yaygınlaştırabilirsiniz.
Gazeteler, TV kanalları, haber siteleri, bu videonun akan ya da sabit görsellerini, ancak iznimle ve ismimi, eserin ismini ve yayınlandığı bu blog sitesinin linkini vererek yayınlayabilir. Aksine kullanım, cezai yaptırım nedenidir.
Tabii ki, seyredenlerin yorumlarını bu blogun en altına eklemeleri de beni çok sevindirir.


"Bu kaydı üzerindeki sis perdesi kaldırıldıkça, ne denli kirli olduğu yeniden, yeniden ortaya çıkan kirli savaşın tüm kurbanlarına, onların çocuklarına ve Kadir'in çocuklarına adıyorum."


Hakan Akçura
İsveç, Stockholm, Haziran 2008

Abdülkadir Aygan'ın verdiği resimaltı bilgileriyle, filmin sonunda yeralan fotoğraf ve belgeler:

(Önemli not: Bu fotoğraf ve belgeler sadece yanı sıra "Abdülkadir Aygan arşivi / Hakan Akçura / open-flux.blogspot.com" kaynak bilgisi eksiksiz yeralırsa, yazılı, görsel ve elektronik medyada alıntılanabilir ve yayınlanabilir.)

Abdülkadir Aygan, Adana Motor Meslek Lisesi'nde arkadaşları ve öğretmenleriyle (orta sırada, soldan üçüncü). Yıl 1976.
Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda.
Abdülkadir Aygan, 1986-1987 yıllarında Adana Kapalı Cezaevi 18 nolu itirafçılar koğuşunda arkadaşlarıyla (ayakta, soldan üçüncü).Abdülkadir Aygan, 1990 yaz aylarında Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı karargahı Bölük Er Yatakhanesi'nde. (Önceki resimaltı A. Aygan'ın hatırlaması ve bilgilendirmesi ile değiştirildi.)
"Şerif" ("Aziz Turan" / Abdülkadir Aygan) 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Grup Komutanlığı'nda. (Fotoğrafı çeken A. Cem Ersever - A. Aygan'ın hatırlaması ve bilgilendirmesi ile eklendi.)
JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Hüseyin Tilki, Fethi Çetin, Recep Tiril, İbrahim Babat, Abdülkadir Aygan, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken Adil Timurtaş.)
JİTEM elemanları 1990-1991 yıllarında Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde yeralan JİTEM Bölge Karargahı'nda toplu halde. Soldan sağa: Abdülkadir Aygan, Adil Timurtaş, Hüseyin Tilki, Recep Tiril, Fethi Çetin, Ali Ozansoy. (Fotoğrafı çeken İbrahim Babat.)
JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani ile Diyarbakır Orduevi'nde (1992-1994 yılları arasında bir tarih)
JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ile Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih)
JİTEM elemanı "çevirmen" Şerif /Aziz Turan (Abdülkadir Aygan), KDP lideri Mesut Barzani, dönemin Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen ve diğer katılımcılarla Diyarbakır Orduevi'nde toplantıda (1992-1994 yılları arasında bir tarih)
Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) JİTEM maaş bordrosu

Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) Ordu Yardımlaşma Kurumu daimi üyelik belgesi

Aziz Turan'ın (Abdülkadir Aygan) Emekli Sandığı belgesi


Kaynak:http://open-flux.blogspot.com/2008/06/gerekler-bilinsin-yeter-ayr-kimliiyle.html

Taş Atan Çocuklar:İsmail Beşikçi

: 12/4/2009 : 17:41

Taş Atan Çocuklar:İsmail Beşikçi

 

Taş atan Kürt çocuklarıyla, taş atan İzmirliler arasında, eylemlerinin içeriği bakımından önemli bir farklılık var. İzmirliler bu düşüncelerini yazı ile gösteri ile de dile getirebilirlerdi.

 

“Taş atan çocuklar”a “terör mağduru çocuklar” da deniyor. Olayın önemli bir özelliği bu çocukların “terörist” gibi muamele görmeleridir. Gözaltına alınırlarken işkence görüyorlar, kelepçeleniyorlar, yetişkinlerin yargılandığı mahkemelerde yargılanıyorlar, Terörle Mücadele Yasası’na göre yargılanıyorlar, yetişkinlerin konulduğu cezaevlerine konuluyorlar. Okuldan alınıp cezaevine konulan çocuklar da vardır.

Çocuklar, doğal olarak çocuk gibi muamele görmelidirler. Kürt çocukları ise, “terörist” gibi muamele görüyor.

“Taş atan çocuklar” büyük Kürt sorununun küçük bir parçasıdır. “Terörist” muamelesi gören üçbine yakın çocuk var. Bunların çok büyük bir kısmı Kürt çocuklarıdır. Hala cezaevlerinde olan, 30 yılı aşkın ceza istemleriyle yargılanan onlarca çocuk vardır. Bazı çocuklar on yılı aşkın cezalarla mahkum edilmişlerdir.

Türkiye’de her yıl kutlanan 23 Nisan Bayramı’nı düşünelim. 23 Nisan’a varan günlerde, bir hafta öncesinden itibaren, devlet ve hükümet, onların sözcüsü olan Tük basını, propagandaya başlıyor. “Dünyada, çocuklarına bayram armağan eden tek devlet biziz, ilk devlet biziz.” Dünyada çocuk bayramı yapan tek devlet Türkiye Cumhuriyeti’dir.” Bu propaganda, devlet ve hükümet tarafından, basın tarafından sekiz-on gün süreyle yoğun bir şekilde yapılıyor. Çocuklar, Cumhurbaşkanlığı,Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Başbakanlık, bakanlık,valilik, kaymakamlık gibi makamlara oturtuluyor. Bunlar, “biz çocukları çok severiz, dünyada çocukları en çok biz severiz” anlamına gelmektedir.. Bu propaganda doğrultusunda, dünyanın birçok devletinden çocuklar Türkiye’ye geliyor, bir hafta, on gün süreyle Türk çocuklarıyla bayram kutluyor.

Ama aynı günlerde, güvenlik güçleri, Kürtlerin yaşadığı her yerde, Kürt çocuklarına çok yoğun işkenceler yapıyor. 23 Nisan günlerinde, bu da kolayca izlenebilen, gözlenebilen bir süreç oluyor. Bu işkenceler, 2009 23 Nisan’ın da, örneğin, Şemdinli, Hakkari, Yüksekova, Adana, Mersin, Batman, Van, Diyarbakır gibi yörelerde yoğun olarak yaşandı. Şemdinli’de on yaşlarında bir çocuğun, polis tarafından kolunun bükülerek nasıl kırıldığı televizyon ekranlarında uzun süre yansıtıldı. 21 Kasım 2009 günü, Mardin’in Kızıltepe ilçesinde, okuldan henüz dönmüş olan, okul önlükleri henüz üzerinde olan Uğur Kaymaz, babası Ahmet Kaymaz’la birlikte, polis kurşunuyla, evlerini önünde öldürüldü. Polisler 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’a 12 kurşun sıkmışlardı. Eskişehir’de görülen deva sonunda polislerin beraat ettikleri de vurgulanması gereken bir durumdur. Polisler hakkındaki beraat kararının Yargıtay tarafından onaylandığı da biliniyor. Bu davada polislerin tutuklanması da söz konusu değildir. Ama, Kaymaz ailesi adına müdahil olan avukat Tahir Elçi hakkında savunmalarından dolayı dava açılmıştı. Bu dava beratla sonuçlanmıştı.

Düşünün bir defa: Türk çocukları, Türkiye’ye, kendi milli kıyafetleriyle gelmiş, dünya çocuklarıyla birleşerek, Ankara’da, İstanbul’da vs. bayram yapıyor. Kürt çocukları ise, gösterilerde, yürüyüşlerde, Kürt halkına zulmeden güvenlik güçlerine taş attıkları için çok yoğun işkencelerle karşılaşıyor. Bu düşüncenin ve pratiğin ne kadar yoğun bir çelişki içerdiği hemen görülmektedir. Resmi ideoloji Türk çocuklarına yönelik olarak kutlamanın, eğlenmenin, Kürt çocuklarına yönelik olarak işkencenin, aynı günde yaşanmasını nasıl organize ediyor? Resmi ideolojinin bu niteliğini kavramak kanımca çok önemlidir. “Bu kadar cahillik ancak eğitimle olur” diye bir söz var. Bu kadar çelişik bir tutum, vicdanları ezip geçen, hiçe sayan bu tutumun sistematik olarak sürdürülmesi, kurumlaşması da ancak bir eğitimle olabilir. Bu eğitim sürecinin incelenmesinde yarar vardır.

20-25 yıl kadar önce, Kürtlere yapılan işkence şöyle bir ortamda gerçekleşiyordu. Çocuklar, avluda, bahçede, evin duvarının dibine diziliyor, 4-5 metre ötede de, çocukların gözleri önünde, babalarına işkence yapılıyordu. Çocuklar, ağlamasınlar, ses çıkarmasınlar diye, ağlayanları, ses çıkaranları tokatlasınlar diye, çocukların başlarında bir güvenlik görevlisi dikiliyordu. İşkence gören babalarının iniltileri ve çocukların çığlıkları arasında, kadınlar, saçlarında kavranılarak, sürüklenerek götürülüyordu. Bugün artık, 10-15 yaşlarındaki Kürt çocuklarına da işkence yapılıyor. Bu sözle, “ çocuklar artık büyüdü. İşkence görecek yaşlara ulaştı” demek istemiyorum. Bu şüphesiz var, yaşanıyor. Artık işkencenin, 10-15 yaşlarındaki çocuklara da yapıldığını belirtmek istiyorum.

Suç ve Ceza Normları

İki sene kadar önce, 7 Ekim 2007 de, Bolu Expres Gazetesi’nde, bir köşe yazarı, “şehit olan bir askere karşı beş Demokratik Toplum Partili öldürülmelidir” şeklinde bir köşe yazısı yayımlamıştı. Bu yazı üzerine, Diyarbakır milletvekili ve DTP Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş, Bolu Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Bolu Cumhuriyet Savcılığı altı ay kadar süren bir incelemeden sonra, bu suç duyurusu hakkında takipsizlik kararı vermişti. Bolu Cumhuriyet Savcılığı, “Bu ifadede suç unsuruna rastlanmamıştır. Bunu ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmek gerekir.” diyordu.

Demokratik Toplum Partisi, bu kararın bozulması için, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurdu. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi de Savcılığın kararını onayladı. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi de, bu düşüncenin, ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesini istiyordu.

Karar kesinleşmişti. Bunun üzerine DTP Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitti.

DTP bu karar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne giderken, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Kanun Yararına Bozma çerçevesinde Yargıtay’a başvurdu. Yargıtay Sekizinci Dairesi, 23 Ekim 2009 da verdiği bir kararla, Bolu Cumhuriyet Savcılığının takipsizlik kararını, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onayladı. Yargıtay da, “şehit bir askere karşı beş DTP’li öldürülmelidir” sözünü ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmişti. Bu sözde suç unsuru bulamamıştı.

Güvenlik güçlerine, panzerlere taş attıkları için 10-15 yaşlarındaki çocuklar, 30 yılı aşkın ceza istemleriyle yargılanırken, yüzlerce çocuk bu doğrultuda tutuklanıp cezaevlerine konulmuşken, “şehit bir askere karşı beş DTP’li öldürmek gerekir” sözünün ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi, bu sözde suç bulunmaması, Türk hukukunun bugünkü seviyesini, adalet anlayışını, suç ve ceza normlarını bütün açıklığıyla göstermektedir. Kürtleri ve Kürtçe’yi inkar, imha ve asimilasyon politikalarının, bu doğrultuda yargı organlarının aktif bir şekilde kullanılmasının Türk hukukunu getirdiği nokta budur. Bu, suç ve ceza normlarının, yargı organlarının, adalet anlayışının çürümesi anlamın gelmektedir.

Taş Atama: İfade Açıklamanın bir Yolu

Çocuklar neden taş atmaktadır? Taş atan çocuklar, Terörle Mücadele Yasası’na göre gözaltına alınan, işkence gören, tutuklanan, yetişkinlerin konulduğu cezaevlerine konan, terörist muamelesi gören çocuklar,hangi ailelere mensuptur? Bunlar daha çok, köyleri, evleri yakılan yıkılan ailelere mensup çocuklardır. Evleri, köyleri, ağılları, ahırları, samanlıkları, hayvanları yakılmıştır. Çok yakınları kendi gözleri önünde işkence görmüş, öldürülmüş olabilir. Diyarbakır, Batman, Van, Hakkari, Yüksekova, Nusaybin, Kızıltepe, Malazgirt, Tatvan, Doğubeyazıt gibi şehirlerin, Mersin, Adana, İstanbul, Kocaeli, Bursa gibi şehirlerin varoşlarına sığınmışlardır.Aileden, güvenlik güçleri tarafından kaçırılıp yok edilenler olabilir. Babası, ağabeyi, amcası, dayısı, ablası,teyzesi vs. işkencelerle gözaltına alınıp cezaevine konulmuş olabilir. Köyleri, evleri, ağılları…bu panzerle yakılmış-yıkılmış olabilir. O çocuklar, belki de, dedelerini veya babaların vuran, analarını saçlarında sürükleyerek götüren askere veya polise taş atıyordur. Bu bakımdan, çocukların, güvenlik güçlerine kin duydukları düşünülebilir. Bu öfkelerin doğal karşılanması gerekir. Esas ifade açıklaması, ifade özgürlüğü budur. Çocukların, işkenceyi ve zulmü temsil eden güvenlik güçlerine taş atmasını böyle bir ortamda değerlendirmek gerekir. Çocukların güvenlik güçlerine, panzerlerle taş atmalarını ifade açıklamak olarak değerlendirmek gerekir. Bu, “biz sizi sevmiyoruz, sizi istemiyoruz” anlamına gelmektedir.

Nelson Mandela

1992 Atatürk Uluslar arası Barış Ödülü Nelson Mandela’ya verildi. Nelson Mandela, ANC (Afrika Ulusal Kongresi) Başkanı’ydı.Nelson Mandela bu ödülü reddetti. “Kürtlerin ağır baskılar altında yaşadığı, Kürtlerin doğal haklarının tanınmadığı bir ülkede barış olmaz” dedi. Son Kürt savaşında, Kürtlere yapılan büyük yardımlardan biri budur. Bu ret, Türk siyasal rejimini uluslar arası ölçekte deşifre etmiştir. Kürt sorununu uluslararası ölçekte algılanmasına yardımcı olmuştur. Daha sonraki bir yılda, uluslar arası çapta saygın bir isim bulunamadığı için ödül Kenan Evren’e verilmiştir. Daha sonraki yıllarda da bu ödülün verilmediği gözlenmektedir.

Nelson Mandela bu ödülü kabul etmediğinde, Türk basınının bazı kalemleri tarafından suçlayıcı, aşağılayıcı yazılar yazıldığı da görülmüştür. “Lan kara derili, baldırı çıplak zenci, sana şeref bahşettik, seni adam yerine koyduk, bu değerli ödülü niye kabul etmiyon lan…” mealinde yazılar…

Avrupa’nın Kürtlere Borcu Çoktur.

Bir de günümüze bakalım. Türkiye, 23 Nisan’larda, “dünyada çocuklara bayram armağan eden tek devlet, ilk devlet Türkiye’dir” diyerek propaganda yapmaktadır. Ama devlet güvenlik güçleri, bu bayramda bile Kürt çocuklarına, bu çocukların ailelerine işkence yapmaktadır. Güvenlik güçlerinin, Kürt çocuklarına işkence yaptığı, onları işkencelerle gözaltına aldığı, tutukladığı, yetişkinlerin kaldığı cezaevlerine koyduğu bilinmeyen bir durum değildir. Ama, Avrupa Konseyi devletlerinin, Avrupa Birliği devletlerinin, Türkiye’nin bu kaba propagandasına uyarak, çocuklarını Türkiye’ye gönderdikleri görülmektedir. Kürt çocuklarına yoğun işkenceler yapıldığı bir ortamda, Avrupa Birliği devletlerinin, Avrupa Konseyi devletlerinin, Türkiye’nin işkenceci tutumumu deşifre edecekleri, Türkiye’yi bu yönden eleştirecekleri yerde, kaba propagandaya alet oldukları dikkatlerden uzak tutulmaması gereken bir durumdur. Bu, etik olmayan bir tutumdur. Çirkin bir tutumdur. Kürt çocuklarını işkence gördüğü bir zamanda, çocuklarınız bir hafta-on gün süreyle Türk çocuklarıyla eğleniyor. Burada yüreğinizi kanatan bir durum yok mu? Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği devletlerinin, bu çirkin, bu fırsatçı tutumlarında dolayı, Türkiye’nin kaba propagandasına alet olan tutumlarında dolayı eleştirilmesi gerekir.

Avrupa Birliği devletlerinin, aynı zamanda Avrupa Konseyi’ne üye devletler olduğu bilinmektedir. Ama, Türkiye ile yürütülen adaylık müzakerelerinden dolayı, Avrupa Birliği’ne ayrıca vurgu yapılmasında yarar görülmüştür.

Taş atan çocuklar sorunu vicdani bir sorundur. Bir toplumda çocuklar çocuk muamelesi görmüyor, “terörist” muamelesi görüyorsa, orada vicdanların kaybolduğundan söz etmek gerekir. Beyin kaybı telafi edilebilir. Ama vicdan kaybı kolayca telafi edilemez. Vicdan kaybı çok daha büyük yıkımlar getirir. Kaba propagandaya alet olan Avrupa’nın da vicdanının kaybolduğu izlenmektedir. Halbuki Avrupa’nın Kürtlere çok büyük borcu vardır. Bu koşullar altında, Avrupa, hangi yüzle çocukların geleceğinden, çocukların özgürlük ortamında yetişmelerinden söz edebilir?

Avrupa Birliği devletleri, Avrupa Konseyi devletleri, çeşitli kurumları aracılığıyla, bazı saygın yazarlara, sanatçılara ödüller vererek, bu çirkin ve fırsatçı tutumların gizleyemezler. O saygın yazarların ve sanatçıların da, bu ödülleri kabul ederek kendi devletlerinin, Kürt çocuklarına karşı sistematik olarak geliştirdiği ayıpları örtmeye çalışmak gibi bir ayıpları vardır.

Taş Atan Kadınlar, İzmir

21 Kasım 2009 da, Demokratik Toplum Partisi İzmir’de ilerliyordu. DTP’liler, caddelerdeki bu geçiş sırasında, bazı grupların tepkisiyle karşılaştı. DTP konvoyuna taş atarak saldıranlar oldu. DTP konvoyuna taş atanlar arasında kadınlar da vardı. DTP’lilere karşı taş atanlara polisin müdahalesi olmadı.. Polis de olayı seyretti. Güvenlik güçlerine, panzerlere taş atan çocukları işkencelerle gözaltına alan, tutuklatan polis, Kürtlere taş atanlara karşı hiçbir işlem yapmadı. Olayı, gelişmeleri sadece seyretti. Bir konu, bir anlayış artık açık bir şekilde görülüyor, izleniyor. Taş atanlar Kürtse, onlar çocuk ta olsalar “terörist” muamelesi görmeli, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşmalı, eğer Kürtlere karşı taş atılıyorsa, bu taş öldürücü de olsa serbest olmalı…

Kürtleri, Kürtçe’yi inkar, imha ve asimilasyon çabaları, böyle bir hukukun yaşanıyor olmasını getirmiştir. Bunu, Türklere ayrı, Kürtlere ayrı hukuk şeklinde değerlendirmek mümkündür. Yasa aynı yasa, ama uygulaması farklıdır. Bu, sömürge hukukundan daha geri bir anlayışı temsil etmektedir. Çünkü, klasik sömürgelerde, metropoldeki yasa sömürgede uygulanmamaktadır ama, sömürgede farklı yasa uygulanmaktadır. Bu farklı yasa ile sömürgenin varlığı açıkça kabul edilmiştir. Türkiye’deyse, aynı yasa Türklere farklı, Kürtlere farklı uygulanmaktadır. Aynı yasa uygulandığı için, hukuksal olarak, “herkes eşittir, ayrım-gayrım yoktur, kederde kıvançta bir bütünüz” propagandası yapılabilmektedir. Farklı uygulamalar, hukukta çok ağır tahribat yaratmaktadır. Aynı yasanın farklı farklı uygulanması, Kürdistan’ın sömürge bile olmadığı durumu ile yakından ilgilidir.

Yukarıda Kürt çocuklarının neden taş attıkları belirtilmeye çalışıldı. İzmirliler Kürtlere neden taş atıyor? Her şeyden önce Kürtleri sevmediklerini, Kürtleri istemediklerini belirtmeye çalışıyorlar. Kürtlere taş atarak hükümete bir mesaj vermeye çalışıyorlar. “Kürt açılımı” politikalarının Kürtlere bir iyilik getireceğini, Kürtleri, kendi seviyelerine çıkaracağını düşünüyorlar. Bunu istemiyorlar. Yoksul Kürtlere acıyabilirler ama onlarla, siyaseten ve toplumsal olarak eşit olmayı hiç düşünmüyorlar, istemiyorlar. Hükümete böyle bir mesaj vermeye çalışıyorlar.

Taş atan Kürt çocuklarıyla, taş atan İzmirliler arasında, eylemlerinin içeriği bakımından önemli bir farklılık var. İzmirliler bu düşüncelerini yazı ile gösteri ile de dile getirebilirlerdi.

Taş atma, Kürt çocukları için ise yapabilecekleri yegane eylem oluyor.

Böyle bir gelişmenin yaşanıyor olmasında, şüphesiz, devlet ve hükümetin anti-Kürt politikalarının, anti-Kürt tutumunun, anti-Kürt propagandanın etkisi büyüktür. Devlet ve hükümet 80 yılı aşkın bir zamandır, özellikle son 25 yılda, çok yoğun ve yaygın anti-Kürt propaganda geliştirmiştir. Kürtler ve Kürt sorunu konusunda kamuoyunu biçimlendiren, devlet ve hükümetin bu anti-Kürt propagandasıdır. Türk kamuoyunun, Kürtlere nasıl davranması gerektiğini bu anti-Kürt propaganda belirlemektedir. Bu, siyaseten ve toplumsal olarak kat’i surette eşitlik istemeyen, Kürtleri her zaman alt düzeyde ve Türk’e bağımlı kılan bir ilişkiler ağı ortaya çıkarmıştır. 1930’larda dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un sözlerin hatırlamak gerekir. Kanımca bu sözlerin yaşama geçirilmesi için yoğun bir gayret söz konusu olmuştur. Kürt açılımı politikalarının Kürtlerle Türkler arasında, eşitlik getireceği düşünülmektedir. İzmirliler Kürtlere taş atarak bu politikalara karşı durduklarını ortaya koymaktadırlar. Bu bakımdan süreci, hükümete verilen bir mesaj olarak anlamak da mümkündür. Bütün bunlardan dolayı, devlet ve hükümetin, geçmişle yüzleşmesi gerekir. Bu yüzleşme yapılmadan, sağlıklı politikalar saptanması ve yürütülmesi olanaklı görülmemektedir.

Türk Basını İntifadayı Nasıl Değerlendiriyordu?

Basının, devletin ve hükümetin anti-Kürt politikalarının propagandistliğini yaptığı, bu konuda Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir şubesi gibi çalıştığı belirtilmişti. “Taş atan çocuklar” konusunda da durum buydu. Halbuki Türk basını, Filistin’de, İsrail güvenlik güçlerine, panzerlere taş atan Filistinli çocukları, onların ailelerini büyük övgülerle karşılıyordu. Filistinli çocukları, onların ailelerini öve öve bitiremiyordu. “Milli duygu çocuklara bile yansımışsa, İsrail devleti Filistinlilere hemen bağımsızlık vermelidir” deniyordu. Türk düşüncesinde, Türk basınında oluşan bu çifte standardın nedeni, yine, Kürtler ve Kürtçe’yi inkar, imha ve asimilasyon politikalarıdır. Çifte standardın özgür düşünceyi boğucu bir niteliği vardır.

 

Kaynak :   http://www.kurdistan-post.org/index.php

Hey Gidi Kürdistan Hey!.. (*)

: 12/3/2009 : 18:40 : makaleler

  Image Hosted by ImageShack.us


Onurlu bir hayattır yaşamanın ön sözü...
Namustur bir insanın her sözü.
 Bizim gibi ülkelerde, nedense çok makbuldur.
Tarihçinin dansözü!..


Yukarıdaki şiirin, aşağıdaki konularla hiçbir bağlantısı olmadığını beyan ederim.
Gelelim tarih tartışmasının değerlendirmesine. Şimdi ne yapalım? ilada tarihi biz yazarız,diyenleri oryantal düşlerin kralı ilan edip, yerden yere mi vuralım? Adamlar zaten yerlerde. Böyle adamların ayak oyunlarına pirim verenlere, "serokunuz'un ruhu kaç para eder?" diye mi soralım?
Ruh ne zaman para etmiş ki bu ülkede?
Peki ya PKK ve öncü kadrolarına? Bu hırs ve ihtiras fırtınasında,serokunuza sahte tarih yazmak için, "Sizin ne işiniz var beyler?" diye sormayalım mı? "Siz başlık parasını artıran zalim ağalara benziyorsunuz" diye haykırmayalım mı? Tarihçisi olmayan! Kürdistana zoraki dayatılan serokuna,uydurma tarih yazmak nasıl bir gururdur acaba?
Koskoca PKK örgütü ve onun sözüm ona liderleri, İmralı karargahında,yeni yol haritası için,kulçukadayken,onun müritleri seroklarını nasıl tarihi efsane yapacaklarının yarışındalar. Böylesine kişiliksiz mürit tayfasını serok ne yapacak diyemiyorum. Çünkü serok, kendisinin yanında, istediği gibi konuşanları seviyor. Ama ben yine de soruyorum. PKK’nin sözüm ona liderleri seroklarına, sahte ve düzmece bir tarih yazarak mı, onurlandıracak? Üstelik Kürdistani bütün değerlere karşı her türlü sinsi gösterinin içine girmiş birini.
İki kelimeyi biraraya getiremeyen ama kendisini pazarlamanın tezgahtarı olan serokunuzun hangi tarih ve hangi ahlaki değer yargılar üzerine sorgulamanın da alemi yok. Adam üzerine Dayılarının kaftanını geçirip, "Ben TC’ye onun üniter yapısına,Kemalizm’e bağlı kalmak istiyorum" diyorsa ve ona bu Kürdistan davasında,tarihte yer vermek için çırpınan varsa, herkes kendisine yakışanı yapsın. Bu meselede gerçek tarihçilerin,tarihi yazmaları çok daha anlamlıdır.
Gelelim Kürd aydınlarına...
Böyle birini şakşaklamak için çırpınan aydınlar, nasıl bir AYDILIKTIR? Yanar döner düşlerin adamını, paha biçilmez hale getirmek, Bazı Aydınlarımızın ruhunda mevcut mudur?
Hey gidinin KÜRDİSTAN'ı. Hangi yanına baksanız bataklık. Aydınlarına bakın. Ucuz tartışmalarda, çıkış yolu arayan ezilmiş Halkıyla! Sahte tarih yazıcıların bu kadar para ettiği bir memlekette, popüler soytarılık mı para etmeyecek? Hadi bu Tarihçilik oynama meselesini kapattık diyelim. Peki, İmralı’dan yol alan, adına yol haritasi denen bu şeytanlık otobüsünü kim durduracak?
Her hafta İmralı’daki kapı, avukatlara açıldığında, gerçeklerin kapısı da açılıyor. Her kesim kendisinden yana olanı haklı buluyor. Birileri yuhalarken, birileri alkış tutuyor bu kirli oyuna. Ahlaksızlık sergisine ve ölü sevicisine "otlak" olurken ruhlarımız. Bizler de uyuyoruz, "koyun koyuna!"
Farz edelim ki, Barış oldu. Çıkacak olan bir aflada PKK lideri olarak. A.Öcan'nın tarihe geçmesine kimse engel olamaz. Ama hangi tarihe? Kürd ulusal mücadelesinin tarihinde, öyle çok isim yazıyor ki. Tarih onları bir kaşık suda eritiyor.
Talihli olanlar, unutulmuş değerlere inat, öne çıkartılıyor. Oysa, Kürdistan’ı tam bağımsız bir ülke yapmakla, Sn Kemal Burkay’ın belirtiğ gibi Kürd sorununda kelepir fiyatına fit olmak arasında, tarihi bir açık vardır. Ama PKK yönetimi sadece üst kademesinin TC’de siyasete entegrasyonun siparişi verilir. Büyük Seroklarınında olması şartıyla.
Aydın olarak herkesi eleştirip koltukları kapanlar, kendilerini eleştirenleri, baltaya sap olmamakla suçlar. Sistem, Kürd’ün imha ve inkarı üzerine kuruluyken, Kürdün özgürlük mücadelesi tarihinde çok daha değerli gerçekler vardır da, tarih onları not bile etmez. "Ortaçağ'dan bu yana benim gibisi yok" diyen birine sormak gerekir. "Kürdün mücadelesinde, ahlaki değerlere sahip çıkmada, tarih hangi kitabın kapağının altındadır?" Yıllar önce A.Öcalana sorulduğunda soruya cevabını hiç unutmuyorum.


BENİM ÖYLE KÜRDİSTAN DİYE BİR SEVDAM YOKTUR ..


Kürdistan mücadelesinde liderlerin hal ve gidişinin pekiyi olması gerekmiyor mu?
Burası anaokulu değil, bizde ahlak bekçisi değiliz! Diyenler olabilir!
Kürdistan bekçisi olanları tarih yazıyor da, ahlak bekçisi olmayanları tarih niye unutsun! Onları da biz yazalım! Kendisinden önceki Kürd liderlerini baltalamak için, yorum yapanları da tarih yazar mı? Şeyx Saîd,Seîd Rıza, Mele Mustefa Berzanî gibi Kürd liderlerin sırtındaki hançer yarasında, hangi tarihin kirli elleri duruyor? Tarih talihli insanları da yazar! A.Öcalan talihlidir. İnanmayan Tarihi gözden geçirsin. İnanmayan, kendisini Kürdlerin başına musalat eden,Türk dayılarına baksın. Hiçbir düşünce A.Öcalanın, bu topraklar üzerindeki en talihli adam olduğu fikrimi değiştiremez. Onun bu attığı tarihi düşeş... Ne kadar talihli olduğunun da belgesidir. Yoksa tarihe geçmek mesele değil. İkiyüzlü politika ve talih, tarihin önüne geçiyorsa... O tarih burada geçmez! Mesele bu kadar basit.
Saygılarımla..

Özgür birey ile Savrulmuş/nihilist birey arasındaki fark

: 12/3/2009 : 18:16 : makaleler

image

Başta PKK olmak üzere “her şey lider için” anlayışının egemen olduğu katı örgütlenmelerden kaçan, kurtulan ve yollarını ayıran insanların bireyselliklerini öne çıkarmaları doğru ve anlaşılır bir durumdur. Bu kesimin ‘özgürlük adına’ yaşadıkları itaat, ezik kişilik ve birey olarak değersizleşme sonucu özgür bireye/özgür düşünceye abartılı ve yanlış bir anlam yüklemeleri de yine anlaşılırdır. Ancak, bu tür insanların anlayışlarını “yeni” bir toplumsal kurtuluş reçetesi gibi sunma çabaları ise; sağlıklı, yeni ve yeniden politikalar üretme önünde çok ciddi bir engel teşkil ediyor.

YAZININ DEVAMI

 

Image Hosted by ImageShack.us



| ilk 1 son 8 | Sonraki sayfa
İLETİŞİM
BiZLeR uMuTsuZLuğuN OLduğu yeRde uMuDuMuZu KaybetMedeN YüRüMeyi BiLiRiZ HeR YüRüDüğüMüZ YoLda ÇakıLaR HeR DuRduğuMuZ YeRDe ÇaKaLaR OLsa Ne YaZaR.Ya ÖLüMüNe SeveRiZ Yada TeK KaLeMde SiLeRiZ.. TaRiHi BiZ yAzdıK, BiZ SiLeRiZ..ZüLüMe BoyuN EğMeNiN,AkıL SayıLdığı YeRde SoyuMuZ EzeLdeN DeLidiR BiZiM.BaRışıN Ve ÖzgüRLüğüN DağLaRıNa YüRüyoRuM....By_MêRXaS_

 Ey Şıvan! Sen bizim isyan çığlığımız, vicdanımızsın

Navên Zaroka




Diyarbakır Haber

Google
İstifade Edenler

Sanatcıların sitelerini Ziyaret etmek için Resimleri Tıklayın

BiZLeR uMuTsuZLuğuN OLduğu yeRde uMuDuMuZu KaybetMedeN YüRüMeyi BiLiRiZ HeR YüRüDüğüMüZ YoLda ÇakıLaR HeR DuRduğuMuZ YeRDe ÇaKaLaR OLsa Ne YaZaR.Ya ÖLüMüNe SeveRiZ Yada TeK KaLeMde SiLeRiZ.. TaRiHi BiZ yAzdıK, BiZ SiLeRiZ..ZüLüMe BoyuN EğMeNiN,AkıL SayıLdığı YeRde SoyuMuZ EzeLdeN DeLidiR BiZiM.BaRışıN Ve ÖzgüRLüğüN DağLaRıNa YüRüyoRuM....By_MêRXaS_
 ANASAYFAYA DÖNMEK İÇİN BURAYI TIKLAYIN
''...NASNAME ÖZGÜR BİREYLER TOPLULUĞU.ÖZGÜRCE PAYLAŞIM PALATFORMU... ''By_MêRXaS_
Free Hit Counter